Yılmaz Urul: Olağan Dışı Sakin Bir Kaleci

Turgay Şeren, Ali Artuner, Mümin Özkasap, Aydın Tohumcu, Yasin Özdenak, Mete Bozkurt… Bu isimlerin ortak özellikleri, oynadıkları dönemde Türkiye’nin en seçkin kalecileri arasında yer almalarıydı. Bir diğer ortak noktalarıysa, farklı kategorilerdeki Milli Takımlarda veya İstanbulspor’da Yılmaz Urul’un yedeği olmalarıydı. Altmışlı yıllarda, bütün kulüplerin taraftarlarınca hayranlıkla izlenen İstanbulspor’un 1 numaralı kalecisi hep o olmuştu. Yetmişlerin başına dek uzanan futbolculuk serüveninde Arap Yılmaz olarak futbol severlerin hafızasında unutulmaz bir yer edinmişti. 8 Şubat 1942’de, İstanbul’un tarihi semtlerinden Savaklar’da dünyaya gelmiş ve ünlü bir futbolcu olana dek burada yaşamıştı. Savaklar’ın neresi olduğunu merak edenler için, Edirnekapı semtinin hemen altında, surlara bitişik bir konumda olduğunu belirtelim ve Yılmaz Urul’dan futbol hayatının nasıl başladığını dinleyelim:

“Bizim mahallenin üstünde Bozkurt sahası vardı, orada top oynardık. Abim İsmet benden üç yaş büyüktü, o da kaleci olarak oynadı. O Beyoğluspor’da oynuyordu. Sonra Galata’ya geldi. Kayserispor, Sivasspor ve Kastamonuspor’da oynadı. Benim iki ayağım yoktu ama çok iyi top oynardım. Santrhaf ve santrfor oynardım. Türkeli diye bir takım vardı, abimle beraber oynuyorduk orada. Bir devre abim kaleci oynardı, bir devre ben. Ben forvette oynarken abim kaleye geçer, sonra ben kaleye geçerim, o forvete geçerdi. Lisanslı olarak Adalet genç takımında futbola başladım. Eyüp Lisesi orta kısmında okuyordum. Adalet takımı antrenmanlarını Eyüp sahasında yapardı. Okul sahaya çok yakındı. Oradan kaçıp sahaya giderdik. Eyüp’ün malzemecisi, idarecisi Celal Uçar hoca vardı. O beni aldı, ‘Gel Yılmaz oğlum, seninle beraber çalışalım,’ dedi. Adalet takımının menajeri Fahri Somer beni o çalışmalarda görüp genç takıma aldı. Sene 1956-57. O zaman Erdoğan Şenay, Kasımpaşalı Çetin Noyan, bizim sol açık dişçi Arif filan da orada. Sonradan hepsi Birinci Lig’de top oynadı. Adalet A takımı da o zaman çok iyi. Kaleciler Ömer abi, Fenerbahçe’den gelen Selahattin. Defansta Gökçen, Nihat abi, sağ haf Selahattin Torkal, santrhaf Arap Güngör – bizim İstanbulsporlu, sol haf Beşiktaşlı Ayhan abi, sağ açık Erol 3, sağ iç Erol Keskin, santrfor Necmi, sol iç Canavar Burhan, sol açık Salim abi. Genç takımda oynarken bir yandan Eyüp Lisesi takımında da oynadık. Adnan Dinçer, Mahmut Evren, kardeşi Ahmet, Beşiktaşlı rahmetli Erkan vardı. Kınalı Doğan diye bir arkadaşımız, Salih, Eyüplü santrhaf Metin vardı. Liseler arası şampiyonu olduk o takımla. Murat Ersin diye çok iyi bir beden eğitimi hocamız vardı. Lise takımının da antrenörüydü. Bir gün bana, ‘Yılmaz sen okuma işini çok üsteleme, en iyisi kaleci ol aslanım, sende çok iş var,’ dedi. Zaten Adalet genç takımına girdim, sonra Genç Milli Takıma seçildim derken, ortaokul bitirme imtihanlarına girmedim. Yedi sekiz dersten kaldım.”
“Adalet genç takımından Kalespor’a geçtim. Eyüp Ayvansaray’ın takımı. Bir sene oynadım. Rahmetli Ali Mortaş görmüş. Biz hiç mağlup olmadan amatör ikinci kümeden birinci kümeye geçtik. Maçlar başladı, bizim maçlar boyuna tehir. Arka arkaya dört beş maç tehir edildi. Meğer Ali Mortaş bölgeden iyi tanıdığı birisini ayarlamış. Ben bir maç oynasam transferim olmayacak. Bizim eve geldi. ‘Oğlum seni İstanbulspor’a alacağız. Sana 500 lira maaş vereceğiz. Başka ne istersin?’ diye sordu. Meğer o transfer ücretini soruyormuş. ‘Maaş veriyorsunuz ya, başka bir şey istemez,’ dedim. İki üç takım da elbise yaptırdılar bana. ‘Terzin varsa, git beğen, yapsınlar,’ dedi. Geldik İstanbulspor’a. O zaman babam Reji’de (şimdi Kadir Has Üniversitesi olan Cibali Tütün Fabrikası) itfaiye çavuşu. 625 lira maaş alıyor. Ben 500 lira maaşla kulübe geldim. Bir sene amatör olarak oynadım. Ali Mortaş İstanbulspor’un büyük bir efsanesiydi. Hemen hemen bütün transferleri o yapardı. Onun zamanında İstanbulspor kulübünde oynayıp da kursağından onun ekmeği geçmeyen bir tek futbolcu yoktur.”
1959-60 sezonunda İstanbulspor genç takımında oynayan Yılmaz Urul, ertesi sezon Cihat Arman tarafından A takımına alınmış. Cihat Hoca, takımda Sabih Sünter ve Meral Bayrı gibi tecrübeli, Özkay Kurtaran gibi genç fakat ümit vaat eden kaleciler olmasına rağmen ona sezonun altıncı karşılaşmasında, İzmir’de oynanan Altay maçında şans vermiş. İstanbulspor maçın başında öne geçmesine rağmen genç kaleci Yılmaz’ın yediği hatalı gollerle sahadan 2-1 mağlup ayrılmış. Ertesi gün oynanan Karşıyaka maçında sahaya Özkay Kurtaran çıkmış. Buna rağmen Cihat Arman, genç Yılmaz’dan desteğini çekmemiş. Ertesi hafta bu kez Ankara deplasmanına gitmişler. İlk gün Demirspor maçında kale yine Yılmaz Urul’a teslim edilmiş. Sonrasını ondan dinliyoruz: “O zaman gece maçı bir tek Ankara 19 Mayıs Stadı’nda oynanabiliyor. Hafif çisentili bir hava. Bizde Galatasaray’dan gelen rahmetli Çakal Güngör (Okay) vardı, sol haf oynuyor. Bir top geldi Timuçin’e, sol açıkları onların. Timuçin topa vurdu. Ben eğildim alacağım, kalenin önünde çimen bir yer var; oraya vurunca top kaydı, bacaklarımın arasından kaleye girdi. 1-0 mağlubuz. Çakal Güngör de o sırada kenara kaçmış, ‘Bana at, bana at!’ diye sesleniyor. Tribünlerde gol diye ses yükselince Çakal bir döndü baktı, ‘Bunu da mı yedin ulan ligorin?’ dedi, rahmetli. Ligorin diye çok yumurtlayan bir tavuk cinsi vardı, ondan ötürü öyle demişti bana. Ondan sonra 22 veya 23 maç kızaktaydım. Rahmetli Sabih abi oynadı.” Nitekim ertesi günkü Ankaragücü maçında Sabih Sünter oynamış ve uzun müddet kızakta kalan Yılmaz Urul, ancak sezonun son maçında, Galatasaray karşısında kaleye geçme fırsatı bulmuş. İstanbulspor’un 1-0 kazandığı bu maçtaki şanslı olduğu bir pozisyonu şöyle anlatıyor: “Sezonun son maçını Galatasaray’la oynadık. Metin abi topa bir vurdu, üst direğe çarptı. Ben plonjon yaptım. Topun sertliğine bak; ben yere düşmeden top yere vurdu, koltuğumun altında kaldı.”
Yılmaz Urul ilk kez A takımın kalesine geçtiği 1960-61 sezonunda, milli formayı giyme sevincini de yaşamış. Genç Milli Takımın 20 Mart 1961’de Mithatpaşa Stadı’nda Bulgaristan’ı 2-0 yendiği maçta, ardından Portekiz’de yapılan Avrupa Şampiyonası’nda kaleyi korumuş. “Burada Bulgaristan’la oynadık, ilk milli maçım. Ziya’nın (Şengül) ayağının kırıldığı maç. Sonra Portekiz’e gittik. Avusturya’yı yendik, İspanya’yla berabere kaldık. Averajla yarı finale çıkamadık.” Genç yaşta hem Milli Takımda hem kulüp takımında sorumluluk verilmesi konusunda hocalarının rolünü şu sözlerle dile getiriyor: “Benim şöyle bir şansım oldu: Sabri Kiraz Genç Milli Takımda, Cihat Arman hem Ümit hem A Milli Takımda antrenörümdü. İkisi de zamanının iyi kalecileriydi. Bizde de bir şeyler varmış herhalde, onların da katkılarıyla o durumlara geldik.”
Ertesi sezon antrenör Cihat Arman’la birlikte tecrübeli kaleciler Sabih Sünter ve Meral Bayrı İstanbulspor’dan ayrılmışlar. Onların yerine PTT’nin kalecisi Metin Türel alınmış. Türel yaşça daha büyük olmasına rağmen, antrenörlüğe getirilen İstanbulspor’un eski futbolcusu Aydemir Nemli, genç Yılmaz’a güvenmiş ve ona daha fazla şans vermiş. Nitekim 20 takımın yer aldığı 1961-62 sezonunda Yılmaz Urul 29 maçta oynarken, Metin Türel 9 maç oynama imkanı bulabilmiş. Amatör statüsünde oynayan Yılmaz Urul bu sezonda başarılı bir performans sergileyince büyük takımların transfer listesine girmesi kaçınılmaz olmuş. “Rahmetli Galatasaraylı idareci Rüçhan abi – Rüçhan Adlı geldi Savaklar’a 57 model Cadillac arabasıyla. ‘Biz seni Galatasaray’a alacağız,’ dedi. Baba Hakkı haber göndermiş Beşiktaş’a alacağız diye. Bir gün Turan abi – İstanbulspor menajeri Eşek Turan geldi, ‘Hadi Yılmaz, gidiyoruz,’ dedi. ‘Nereye abi?’ diye sordum. ‘Profesyonel mukavele yapacağız,’ dedi. Artık uyanmaya başladık ya, ‘Ne vereceksiniz?’ diye sordum. Şudur budur derken 30 bin lira para aldım, profesyonel oldum. Reis Ali Sohtorik, ‘Artık başkanlığı sen yaparsın, nasıl olsa bir sene idare eder bu takımı!’ dedi.”
22 takımın yer aldığı, iki ayrı grupta oynanan 1962-63 sezonunda İstanbulspor ligi beşinci sırada bitirirken, genç yaşına rağmen Yılmaz Urul bu başarıda önemli rol oynamış ve 42 maçın 36’sında kaleyi korumuş. Ancak en verimli olacağı döneme girerken 1964’ün Ocak ayında askere gidince, 1963-64 sezonunun sadece ilk yarısında oynayıp kaleyi Metin Türel’e teslim etmiş. 1964-65 sezonundaysa hiçbir maçta forma giyememiş. “Askere gidince iki sene oynayamadım. O zaman asker futbolcuların oynaması yasaktı. Ordu milli takımında oynadım. Ordu milli takımıyla İspanya’ya Dünya Şampiyonasına gittik. İlk maçta beyin sarsıntısı geçirdim orada. Kambura yattılar, kafamın üstüne düştüm. Üç gün hastanede yattım. Bana üç ay futbol yasak dediler. Okyanus kıyısında Girona diye bir şehirdeyiz. Kaldığımız otelle sahil arasından bir cadde geçiyor. Ben her gün plaja gidiyorum. Bizim takım antrenman yapıyor. Hocamız rahmetli Doğan Andaç, ‘Ulan seni buradan çoktan gönderirdim ama dua et, kolektif pasaport var, bir şey yapamıyorum. İstanbul’a dönünce ben sana gösteririm,’ dedi. Göztepeli Ali ve Altınordulu Mümin benim yedeğimdi. Fransa’yı, İspanya’yı yendik, Fas’a mağlup olduk. Berabere kalsak şampiyonduk.”
Ordulararası Dünya Şampiyonası’ndan kısa bir süre sonra A Milli Takım kadrosuna da alınmış Yılmaz Urul. Nisan 1965’te, Portekiz’le Ankara’da yapılan maçın kadrosunda yer almış, ancak o müsabakada kaleyi Özcan Arkoç korumuş. “Türkiye’de, milli takımlarda benim yedekliğimi yapmayan bir tek Özcan Arkoç’tur,” diyen Urul, şöyle devam ediyor: “Portekiz’le Ankara’da oynamıştık. O sırada Almanya’ya gitmişti. O maçta o oynadı. Sonra Almanya’ya döndü ve bir daha milli maçlara gelmedi.” Burada ilginç olan nokta, Yılmaz Urul’un A Milli Takım kadrosuna alındığı sırada, yaklaşık bir yıldır İstanbulspor’la hiçbir lig maçına çıkmamış olmasıydı. Portekiz maçında Özcan Arkoç’un yedeği olan Urul, A Milli Takım’da ilk kez 2 Mayıs 1965’te, Bükreş’te Romanya ile oynanan Dünya Kupası eleme maçında forma giymişti. 3-0 kaybettiğimiz bu maçla ve sonrasıyla ilgili renkli anılarını şöyle anlatıyor: “İlk dakikalarda bir orta yapıldı. Gelen topa kafa vurdu santrforları. Sanki burası delik böyle yaptım, arkadan çıktı top. Böyle kaydı gitti, 1-0. Rahmetli Cihat Arman geldi. ‘Aman Yılmaz, sana güveniyoruz. Maç böyle biterse iyi netice,’ dedi. Edirne’den dışarı çıktığımız zaman her taraf çim. Biz buzdayız sanki, kimse ayakta duramıyor. Pirkalap diye bir sağ açıkları vardı, Avrupa Karması’nda oynuyor. Güzel kesme yapardı topa. Bir frikik oldu, yine aynı şeyi yapacak dedim. Ben biraz öne çıkayım da rahat alayım topu dedim. O kadar kolluyorum ki onu; tam ayağını uzattı topa, ben kaleden iki üç adım öne çıktım. Bu benim çıktığımı gördü, nasıl topun altına ayağını sokup aşırdı, kalenin ortasından içeri girdi top. Maç 3-0 bitti, otele gittik. Ben, Galatasaraylı Yılmaz, Şenol – çıktık otelden. Yarım saat kadar izin verdiler. Otelin altında gece kulübü var. Kızlarla çıktık. Sandro Puppo çıkarken bizi gördü. Cihat hocaya söylemiş. Koştu arkamızdan, geri dönün dedi. Otele döndük. Metin abi, Naci abi oturmuşlar, oyun oynuyorlar. Şenol, ‘Kızlar bizi bekliyor, sen burada oturuyorsun,’ dedi. Ercan Aktuna yanımıza geldi. ‘Bizim odanın yanında yangın merdiveni var,’ dedi. Biz oradan indik aşağı. Gittik bir kulübe. Yarım saat geçmedi; gazeteciler Orhan Vedat Sevinçli, Necmi Tanyolaç, Adnan Akın geldi. Hepsi rahmetli oldular. Eyvah dedik, yakalandık. Mahmut Küçük geldi yanımıza, Akşam gazetesi foto muhabiriydi. Oturuyoruz, ne yapacağız diye düşünüyoruz. Biraz sonra yanlarına gittim. ‘Biz otelden kaçtık, ne siz bizi gördünüz, ne biz sizi gördük. Yazmasanız iyi olur,’ dedim. Necmi abi, ‘Yılmaz, Mahmut’a dikkat et,’ dedi. ‘Olur mu, arkadaşımız. Bizimle oturuyor, hesabı biz ödüyoruz,’ dedim. ‘Benden sana söylemesi,’ diye karşılık verdi. Masaya döndüm, Mahmut’a ‘Bak senin için böyle diyorlar, sonra bir şey çıkarsa hesabını verirsin,’ dedim. ‘Tamam yahu, merak etmeyin,’ dedi. Ertesi gün Akşam gazetesinin spor sayfasındaki haberin başlığı şu şekildeydi: ‘Mağlubiyeti gece kulübünde kutladılar’!”
“Kafile başkanı, yöneticiler hemen orada toplandılar ve kararı açıkladılar: altışar ay ceza ve ömür boyu Milli Takımdan tard. Fakat yaz aylarında İran’da RCD Kupası yapılacaktı. Federasyon Başkanı Orhan Şeref Apak’tı. Ordu takımı hazırlık maçları yapıyor. Apak bizi ziyarete geldi. Rahmetli kurmay albay İsmail Hakkı Güngör kafile başkanımızdı. Onunla konuşuyorlar. Apak, ‘Bazı arkadaşları milli takıma almadığım için bana kızıyorlar. Mesela kaleci Yılmaz, onun formunu bilmediğim için almıyorum,’ dedi. Öyle deyince ben de dayanamadım. ‘Başkanım benim formumu bilmiyorsunuz ama Talat, Uğur, Nevzat, Çağlayan onlar milli takımda. Onların formda olduğunu biliyorsunuz,’ diye konuştum. Onun üzerine İsmail Hakkı Güngör, ‘Başkan, Ordu takımı olarak A Milli Takımla bir maç oynayalım, yenen RCD Kupasına gitsin,’ dedi. Metin, Lefter, Can, Naci filan hepsi Milli Takımda. Apak tamam dedi. İlk devre 2-0 galibiz. Ben Doğan hocaya, ‘Biz iyiyiz, ben çıkıyorum, Ali geçsin yerime,’ dedim. İkinci yarı 2-2 oldu maç. Doğan hoca yanımda oturuyor, ‘Seni otelde düzelteceğim ben, merak etme,’ diye söylenmeye başladı! Maçın bitmesine iki üç dakika kaldı. Bir frikik oldu 30 metre civarından. Kalede Turgay abi var. Ankaragüçlü Coşkun Şahinkaya geldi bir çaktı, çatala. 3-2 aldık maçı ve RCD Kupasına gittik. Kupayı aldık geldik.”
1966 başında askerliği biten Yılmaz Urul, İstanbulspor’a dönmeyi düşünürken Fenerbahçe kadrosuna katılmış. Bu transferin ilginç hikayesini ondan dinliyoruz: “Gazeteci Eyüp Karadayı’nın abisi benim askerde binbaşımdı. Askerliğimin bitmesine yaklaşık 40 gün vardı. Fenerbahçe Ankara deplasmanına gelmişti. Seyfettin Binbaşı yanıma geldi. “Yılmaz seninle İsmet Uluğ ve Faruk Ilgaz’ın yanına gideceğiz,” dedi. Biri başkan, öbürü asbaşkan. “Gidip onlarla konuşacağız. Sen Fener’e gideceksin,’ dedi. Gittik Ankara Oteli’ne, Fenerbahçe takımı orada kampta. Başkan İsmet Uluğ, “Ne kadar istersin?” diye sordu. Ben 75 bin deyince, “Yuh ulan! Fenerbahçe kulübünü mü alacaksın,” diye karşılık verdi! Sonunda 60 bin liraya anlaştık. İlk maçımda Galatasaray’a karşı oynadım. Bir kupa maçıydı, 1-0 yendik. Çok iyisin, şöyle böyle bir sürü övgü aldık. Sonra ligde bir Vefa maçı oynadık. Vefa karşısında 2-0 galipken 2-2 berabere kaldık. Kötü bir maç oldu. İki kere top geldi, ikisi de gol oldu. Ondan sonra üç dört maç daha oynadım. Sonra bir takım hadiseler oldu, Fenerbahçe’den ayrıldık.”
Fenerbahçe serüveni yarım sezon süren Yılmaz Urul, iki buçuk yıllık bir ayrılıktan sonra, 1966-67 sezonunda İstanbulspor’a dönmüş. Onun yokluğunda iki genç yıldız adayı – Yasin Özdenak ve Mete Bozkurt – kaleyi paylaşmışlar. Yılmaz Urul eski takımına dönünce 1 numaralı formayı yine o devralmış ama hiçbir zaman hep ben oynayayım diye dayatmamış. Bu konuda şunları söylüyor: “Ben askere gidince o zaman benim yedeğim olan Yasin ile Mete oynadılar. Zaten takım kendini kurtardıktan sonra ben kenara çekilirdim. Onlara çalışın, oynayın derdim; çünkü o sene benim transferim varsa, ertesi sene onların transferi olurdu. İyi olan çıksın oynasın, transferde üç beş kuruş fazla alsın isterdim.” Eskiden daha mı iyi kaleciler vardı diye sorduğumuzda net bir ifadeyle cevap veriyor: “Bizim zamanımızda çok iyi kaleciler vardı. Turgay abi, Özcan, Necmi abi, Ali, Mümin, Varol, Seyfi abi, Ankara’da Selçuk abi – hemen hemen bütün takımların kalecileri iyiydi. Yedi, sekiz tane iyi kaleci olunca, düşünürlerdi Milli Takıma kimi alacağız diye.”
İstanbulspor çok iyi bir kadrosu olmasına rağmen, Yılmaz Urul’un geri döndüğü 1966-67 sezonunda İkinci Lig’e düşmüş. Bu durumu, “Fener’i, Beşiktaş’ı, Galatasaray’ı yendik, o sene küme düştük. Olacak şey değil,” diye açıklayan Urul, ertesi yıl nasıl hemen geri döndüklerini şöyle anlatıyor: “Turan abinin Volkswagen arabasına altı yedi kişi bindik, İhsan abiye (İstanbulspor kaptanı İhsan Baydar) gittik. ‘Kaptan biz arkadaşlarla çıkıp oynayacağız, sen de bize kaptanlık yapacaksın,’ dedim. İhsan abi, ‘Bir senedir topa ayağımı vurmadım, nasıl oynayayım?’ diye sordu. ‘Sen sadece sahada dursan yeter, çocuklar koşacak,’ dedim. Aynı kadroyu koruduk. Altı maç kala şampiyonluğumuzu ilan ettik, tekrar Birinci Lig’e çıktık.”
İstanbulspor 1968-69 sezonunda tekrar Türkiye Birinci Ligi’nde mücadele etmeye başlarken kadrosunu da Cemil Turan, Alpaslan Eratlı, Ahmet Altıntaş gibi genç yıldızlarla güçlendirmiş. Yılmaz Urul bu isimlerden birinin transferinde oynadığı rolü şöyle anlatıyor: “Cemil’i rahmetli Metin abi (Oktay) alıp Çeşme’ye götürmüş. Biz transfer etmeye çalışıyoruz onu. Turhan abi geldi. ‘Cemil’den haber var, hadi gidip alalım,’ dedi. Rahmetli Turhan abi, ben, Yıldırım gittik Osmanbey’deki lokale. Cemil orada. Onu alıp Yeşilyurt’ta bir otele götürdük. Yıldırım ile ben onun yanında kaldık. Ertesi gün notere götürdük. Mukavele yapıldı, o şekilde Cemil bize geldi.” Özellikle bu dönemden itibaren İstanbulspor herkesin keyifle izlediği bir takım haline gelmiş. Yılmaz Urul bunun nasıl gerçekleştiğini şöyle açıklıyor: “Rakibimiz Galatasaray imiş, Fener imiş, bizim için hiç fark etmiyordu. Hangi takım olursa olsun sahaya kazanmak için çıkardık. Çıkar kendi futbolumuzu oynardık.” Buna rağmen İstanbulspor’un fazla seyircisi olmadığını söylediğimizde şu cevabı veriyor: “İstanbulspor’un seyircisi vardı fakat stadlara gelip bağırmazlardı çünkü hepsi devlet adamıydı. İstanbul Erkek Lisesi mezunları bizim taraftarımızdı. Sezonun açılışında ilk antrenmanı lisenin arka bahçesinde yapardık. Lisenin öğretmenleri, talebeleri gelip bizi seyrederdi.”
1968-1971 arası en başarılı günlerini yaşayan İstanbulspor, 1971-72 sezonunda yine çok iyi bir kadrosu olmasına rağmen küme düşünce, bu kez birçok futbolcusu ayrılmış. Yılmaz Urul da Mersin İdman Yurdu’na transfer olmuş. 1972-73 sezonunda güney ekibinde forma giymiş ancak ertesi yıl için transfer ücreti konusunda anlaşmazlık yaşayınca İstanbul’a dönüp futbolu bırakmış. Bu süreci şöyle anlatıyor: “72’de Mersin’e gidince 225 bin lira para aldım, yer yerinden oynadı; bu kadar para olur mu diye. O zaman kulüpler bir senelik maaş tutarını yatırıp uzatıyordu mukaveleyi. O zaman Beşiktaşlı Güray ile Fenerbahçeli Zeki var. Ben ne kadar aldınız diye sordum. 90 veya 100 bin lira almışlar. Bana, ‘Senin mukaveleyi bir sene uzattık,’ dediler. 12 aylık maaşım neyse o kadar yatırmışlar, uzatmışlar. Ben oynamam dedim. Al takke ver külah, 70 mi 80 bin lira mı ne, getirdiler, masanın üstüne koydular. ‘Bana Güray ile Zeki’ye verdiğiniz parayı verecek misiniz?’ diye sordum. ‘Biz uzatma hakkımızı kullandık, bu kadar verebiliriz,’ dediler. Para balyalarını fırlattım onlara, ‘Alın bunlar sizin olsun,’ dedim.”
Zorbay Kalkan – Yılmaz Urul
Futbolu bıraktıktan sonra antrenörlük kursuna katılmak isteyen Yılmaz Urul, eğitimini yarıda bıraktığı için yaşadığı sıkıntıyı şöyle anlatıyor: “Bitirme imtihanlarına girmeyince ortaokuldan mezun olamadık. Düşünmüyoruz o zaman diploma filan. 79 senesiydi galiba, antrenörlük kursuna geldim. Rahmetli Sabri Kiraz, Genç Milli Takımdan hocamdı, orada kamp müdürü. Doğan Andaç, Metin Türel filan orada hocalar. Sabri hoca, ‘Yılmaz, sen A Milli Takımda oynadığın için senden üniversite, lise diploması istemiyoruz ama ortaokul diploması şart,’ dedi. Dışarıdan bitirme imtihan tarihlerini öğrenip bildirdim. ‘Tamam ben seni o günlerde izinli sayacağım, git diplomanı al, gel,’ dedi Sabri hoca. Okulun müdürüne gittim, gençten bir çocuk. Meğer beni tanıyormuş, Fener’de atletizm yapmış. ‘Abi ben sana bu diplomayı veririm ama bütün imtihanlara geleceksin,’ dedi. Bütün imtihanlara girdik, sıra İngilizceye geldi. Hoca geldi başımda cevabı fısıldıyor ama ben nasıl yazılacağını da bilmiyorum. Neyse şu harf, bu harf derken, ‘Bu kağıt 5 alır mı hocam?’ dedim. Güldü, tamam dedi. Diplomayı aldık, gittik kursa.”
Vefa’da Candemir Berkman’la birlikte çalışan Yılmaz Urul, Keşanspor’u da Üçüncü Lige çıkarmış. Ancak antrenörlük mesleğinin ona göre olmadığını görünce futbolla faal ilişkisini kesmiş. Bununla birlikte İstanbulspor camiasıyla ve futbolcu arkadaşlarıyla ilişkisinin eskisi gibi sürdüğünü söyleyebiliriz. Ne zaman İstanbulspor’la ilgili bir etkinlik olsa, ne zaman bir futbol adamı hastalansa veya vefat etse Yılmaz Urul muhakkak oradadır. Futbol tarihimizin bu unutulmaz kalecisiyle ilgili yazımızı onun iki takım arkadaşının sözleriyle noktalayalım. Bu söyleşiyi yaptığımız sırada yanımızda bulunan Zorbay Kalkan, onun unutamadığı bir kurtarışını şöyle anlatıyor: “1967’de İkinci Lige düştüğümüzde Zonguldak’a deplasmana gittik. Ben Danimarka’dan yeni dönmüştüm. Tribüne çıktım. Zonguldaksporlu futbolcular bir topa vurdular, Yılmaz abi yumrukladı. Top birinin sırtına çarptı, öbür tarafa döndü. Normalde o top tokatlanır. Yılmaz abi o topu aldı kucağına, yere indi. Elli senenin takımı filan yapılıyor zaman zaman. Kim Yılmaz abiyi almazsa o takımlara onun aklına şaşarım.”
Bir başka takım arkadaşı Bülent Buda, Milliyet Ege’deki bir köşe yazısında onu şu sözlerle anlatıyor: “Yılmaz Urul, çok bilinen namıyla kaleci Arap Yılmaz… Kalede tek tabanca. Müthiş bir fizik, olağan dışı bir sakin duruş. İnce, düşündürücü kısa ve öz esprilerin ustası. Bir dönem Fenerbahçe’de kiralıktı ancak uzun sürmedi. Uzun yıllar aşığı olduğu sarı siyahlı İstanbulspor’un kalesini başarılarla taçlandırdı. Çoğu Avrupa takımlarının kalelerini koruyabilecek çapta bir yetenek. Salt takım arkadaşlarıyla değil, uzun yıllardır rakip takımlardaki futbolcularla dostluklarını sürdüren, arayıp soran, futbol dünyamızın sevgi yüklü yüreğiyle gönüllerin insanı. Bir keresinde Alsancak Stadı’nda Altay’la oynuyoruz. Tabelada 2-1 öndeyiz. Maçın bitimine doğru Altay, bizim ceza alanı üzerinden bir duran top atışını Enver’le kullanıyor. Barajı kurduk. Enver topa müthiş vurdu. Top bizi geçti. Yüzümüzü kaleye döndük. Meşin yuvarlak doksana yönelmiş gidiyor. Arap diyerek bağırışımızı anımsıyorum. Doksana yönelen o topa öyle bir uzandı ki, parmaklarının ucuyla dokunup kornere gönderdi. Buzdan adamdı kalede. O büyük yeteneğinin karşılığını alamadı futboldan.”
6 Temmuz 2023
Dinyakos

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir